Bazı günler, yaptıklarımız yorgunluğumuzu açıklamaya yetmez.
Takvimimiz olağan görünür. Ağır bir iş yapmamış, uzun yollar gitmemiş, büyük bir sorunla uğraşmamışızdır. Yine de günün sonunda sanki içimizde kullanılabilir hiçbir şey kalmamış gibi hissederiz.
Sonra kendimize sorarız:
“Ben bugün ne yaptım ki bu kadar yoruldum?”
Belki de sorunun içinde gözden kaçırdığımız bir şey vardır. Çünkü bizi yalnızca yaptıklarımız değil; taşıdıklarımız, düşündüklerimiz, ertelediklerimiz ve sürekli kontrol etmeye çalıştıklarımız da yorabilir.
Yorgunluğun takvimde görünmeyen kısmı
Gün içinde yaptığımız işleri saymak kolaydır. Toplantılar, telefonlar, ev işleri, sorumluluklar ve tamamlanması gereken görevler görünürdür.
Fakat zihnimizin ve bedenimizin gün boyunca üstlendiği her şey takvime yazılmaz.
Birinin ne düşündüğünü anlamaya çalışmak…
Vermemiz gereken bir kararı sürekli ertelemek…
Söylemek istediğimiz bir cümleyi içimizde tutmak…
Bir ortamda huzursuz olduğumuz hâlde bunu belli etmemeye çalışmak…
Başkalarının ihtiyaçlarını takip ederken kendi ihtiyacımızı geri plana atmak…
Henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri tekrar tekrar hesaplamak…
Bitmiş bir konuşmayı zihnimizde yeniden yapmak…
Bunların hiçbiri yapılacaklar listesinde yer almaz. Fakat her biri dikkatimizi kullanır. Bedende bir gerilim yaratabilir. Zihni meşgul eder ve başka bir şeye ayırabileceğimiz enerjiyi kendine çeker.
Görünürde çok şey yapmamış olabiliriz.
Ama içeride çok şey taşımış olabiliriz.
Dinlenmek neden bazen yetmez?
Tükenmiş hissettiğimizde ilk çözümümüz genellikle dinlenmektir. Uyur, bir süre çalışmaz, telefonumuzu kenara bırakır veya kendimize boş zaman yaratmaya çalışırız.
Bazen tam olarak ihtiyacımız olan budur.
Fakat bazen dinlenmiş olmamıza rağmen aynı ağırlık devam eder. Çünkü bedenimiz durmuş olsa da dikkatimizi tüketen süreç sona ermemiştir.
Bir karar hâlâ zihnimizin arka planında çalışıyordur. Bir ilişkideki belirsizlik devam ediyordur. Üstlendiğimiz bir rol, dinlendiğimiz sırada bile bizi tetikte tutuyordur. Ertelediğimiz bir konuşma, henüz yapılmamış olmasına rağmen enerjimizi kullanıyordur.
Bu durumda dinlenmenin işe yaramadığı sonucuna varabiliriz. Oysa belki de dinleniyoruz ama bizi tüketen düzen değişmeden kalıyordur.
Çünkü her yorgunluk yalnızca uyku ihtiyacı değildir.
Bazı yorgunluklar, uzun süredir kendimizi ayarlamak zorunda kaldığımız koşulların içinde oluşur.
Sürekli kendini ayarlamak
İnsan yalnızca iş yaparken enerji harcamaz. Bulunduğu ortama uyum sağlamaya çalışırken de harcar.
Bir ortamda ne söyleyip ne söylemememiz gerektiğini sürekli düşünüyorsak, birinin tepkisini önceden hesaplıyorsak veya sorun çıkmaması için kendi ihtiyacımızı görünmez hâle getiriyorsak dışarıdan sakin görünsek bile içeride yoğun bir çalışma sürüyor olabilir.
Bazen “idare etmek” dediğimiz şey, uzun süreli bir kendini ayarlama hâlidir.
İlişkiyi korumak için susarız. Sorumluluklarımızı aksatmamak için yorgunluğumuzu erteleriz. Bize güvenenleri hayal kırıklığına uğratmamak için kapasitemizin üzerinde yük alırız. Kabul edilmek, ait olmak veya düzeni bozmamak için bulunduğumuz yere göre biçim değiştiririz.
Bunların bazıları belirli dönemlerde gerekli ve anlamlı olabilir. Her uyumlanma kendimizden vazgeçtiğimiz anlamına gelmez.
Fakat bu ayarlama sürekli hâle geldiğinde önemli bir soru ortaya çıkar:
Bulunduğum yerde kalabilmek için kendimden ne kadar uzaklaşmam gerekiyor?
Tükenmek yalnızca çok çalışmak değildir
Tükenmiş hissetmeyi yalnızca iş yoğunluğuyla açıkladığımızda, çözümü de daha az çalışmakta ararız. Oysa bazen bizi tüketen şey işin miktarından çok, yaptığımız işle kurduğumuz ilişkidir.
Ne kadar emek verdiğimiz kadar, o emeği hangi koşullarda verdiğimiz de önemlidir.
Karşılığını görebiliyor muyuz?
Sınırlarımızı ifade edebiliyor muyuz?
Yaptığımız şey bizim için hâlâ bir anlam taşıyor mu?
Sorumluluklarımız paylaşılabiliyor mu?
Yoksa her şeyi sürdürebilmek için sürekli kendi payımızdan mı ödüyoruz?
Aynı görev, farklı koşullarda farklı bir ağırlık taşıyabilir. İsteyerek üstlendiğimiz ve anlamını gördüğümüz bir sorumluluk bizi yorsa bile içimizde bir karşılık üretebilir. Mecbur hissettiğimiz, sınır koyamadığımız veya sürekli görünmez kaldığımız bir sorumluluk ise daha küçük görünmesine rağmen bizi daha fazla tüketebilir.
Bu nedenle tükenmişliği yalnızca “Ne kadar işim var?” sorusuyla anlamak zor olabilir.
“Bu işleri hangi koşullarda yapıyorum?” sorusu da resme dâhil edilmelidir.
Bizi en çok ne tüketiyor?
Tükenmiş hissettiğimizde kendimizi hızla yetersizlikle suçlayabiliriz.
Eskisi kadar dayanıklı olmadığımızı, yeterince disiplinli davranmadığımızı veya hayatımızı iyi yönetemediğimizi düşünebiliriz. Böylece zaten azalmış olan enerjimizin bir bölümünü de kendimizle mücadele etmeye harcarız.
Oysa yargılamadan önce deneyimi biraz daha yakından inceleyebiliriz.
Son zamanlarda dikkatimiz en çok nerede kalıyor?
Hangi insanlarla veya ortamlarda kendimizi sürekli ayarlıyoruz?
Hangi karar zihnimizin arka planında çalışmaya devam ediyor?
Hangi sorumluluğu üstlenirken kendi kapasitemizi hesaba katmıyoruz?
Hangi “evet”ten sonra içimizde uzun süre kalan bir rahatsızlık oluşuyor?
Nerede gerçekten dinleniyor, nerede yalnızca hiçbir şey yapmadan bekliyoruz?
Bu soruların amacı yorgunluğumuz için tek bir neden bulmak değildir. Her tükenmişlik deneyimi aynı kaynaktan doğmaz; bedensel, psikolojik, ilişkisel ve çevresel birçok etken bir arada bulunabilir.
Ama sorular, “Bende bir sorun var” yargısından çıkıp “Hayatımda beni azaltan nasıl bir düzen var?” diye bakmamıza yardım edebilir.
Daha fazlasını yapmak çözüm olmayabilir
Enerjimiz azaldığında, kaybettiklerimizi daha fazla çabayla telafi etmeye çalışmak alışıldık bir tepkidir.
Daha iyi planlar, daha sıkı programlar yaparız. Yarım kalan işleri hızla tamamlamak isteriz. Kendimizi yeniden üretken hissetmek için dinlenmeyi bile bir göreve dönüştürebiliriz.
Fakat zaten tükenmekte olan bir düzene daha fazla performans eklemek, bazen yalnızca aynı işleyişi güçlendirir.
Belki ihtiyacımız daha fazlasını yapmak değil, bir süredir yaptıklarımızın bizden ne kullandığını fark etmektir.
Bir sorumluluğu sürdürmek için ne kadar dikkat harcıyoruz?
Bir ilişkide kalabilmek için hangi ihtiyacımızı erteliyoruz?
Bir rolü korurken hayatımızın başka hangi alanına yer bırakamıyoruz?
Her şeye yetişmeye çalışırken neyi sürekli sonraya bırakıyoruz?
Değişim bazen hayatımızdan büyük parçalar çıkarmakla başlamaz. Bazen tek bir talebe hemen cevap vermemek, bir konuşmada neye ihtiyacımız olduğunu söylemek veya yapılacaklar listesine kendimizi de dâhil etmekle başlar.
Küçük bir gözlem
Bugün kendinizden büyük bir değişiklik beklemeden yalnızca şu üç şeyi gözlemleyebilirsiniz:
Dikkatim bugün en çok nerede kaldı?
Hangi temasın ardından kendimi daha geniş, hangisinin ardından daha daralmış hissettim?
Yorgunluğum yaptıklarımdan mı, yoksa gün boyunca taşımaya devam ettiklerimden mi geliyor?
Hemen cevap bulmak gerekmiyor. İlk anda hiçbir şey fark etmeyebilirsiniz. Bazı bağlantılar ancak birkaç gün aynı soruyla yaşadığımızda görünür hâle gelir.
Buradaki amaç bütün yükleri bırakmak veya yalnızca bizi iyi hissettiren şeyleri seçmek değildir. Hayat sorumluluklar, karşılıklılık ve zaman zaman zorlayıcı dönemler de içerir.
Ama zor olanla temas etmek başka, kendimizi sürekli hesaptan çıkarmak başkadır.
Kendimizi yeniden denkleme dâhil etmek
Belki tükenmiş hissettiğimizde sormamız gereken ilk soru “Bunu da nasıl yetiştiririm?” değildir.
Önce şuna bakabiliriz:
Bu düzenin içinde ben neredeyim?
İhtiyaçlarım, sınırlarım, değerlerim ve mevcut kapasitem aldığım kararlarda ne kadar yer tutuyor?
Kendimizi denkleme dâhil etmek, başkalarını dışarıda bırakmak anlamına gelmez. Her şeyi terk etmek veya bütün sorumluluklardan vazgeçmek de değildir.
Bu, verdiklerimizin yanında elimizde kalanı da görebilmektir. Bir ilişkiyi anlamaya çalışırken kendi ihtiyacımızı unutmamak, bir sorumluluğu yerine getirirken kapasitemizi hesaba katmak ve bir kararın yalnızca dışarıdaki sonucunu değil, içerideki bedelini de fark etmektir.
Şimdi yeniden günün sonundaki o ana dönelim.
“Ben bugün ne yaptım ki bu kadar yoruldum?”
Belki çok şey yapmadınız.
Ama çok şey düşündünüz, tuttunuz, ertelediniz, hesapladınız veya sessizce taşımaya devam ettiniz.
O hâlde soruyu değiştirebiliriz:
Bugün ne yaptım değil; bugün beni en çok ne tüketti?
Bazen yorgunluğun hafiflemeye başladığı yer, daha çok dinlediğimiz değil; bizi neyin tükettiğini ilk kez gerçekten gördüğümüz yerdir.
Yorum bırakın