Kendimin Ötekisi Olmak

Bazen kurduğumuz hayat bize ait görünür ama onun içinde kendimizi misafir gibi hissederiz.

Verdiğimiz kararlar, sürdürdüğümüz ilişkiler, üstlendiğimiz roller ve yerine getirdiğimiz sorumluluklar vardır. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir. Yine de içimizde belli belirsiz bir yabancılık dolaşır.

Hayat bizimdir.

Fakat o hayatın içinde yaşayan kişiyi eskisi kadar tanımıyor olabiliriz.

İnsan kendini öteki üzerinden tanır

Kendimizi boşlukta keşfetmeyiz. Kim olduğumuzu büyük ölçüde başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler içinde öğreniriz.

Birinin yanında güçlü, başka birinin yanında çekingen olabiliriz. Bir ortamda düşüncelerimizi rahatça ifade ederken başka bir ortamda sessizleşebiliriz. Bize yöneltilen beklentiler, verilen roller ve aldığımız tepkiler zamanla kendimiz hakkında oluşturduğumuz hikâyenin parçalarına dönüşür.

“Ben sorumluluk sahibiyim.”

“Ben sorun çıkarmam.”

“Ben herkesi idare ederim.”

“Ben güçlü olmak zorundayım.”

“Benim ihtiyaçlarım bekleyebilir.”

Bu cümlelerin bazıları gerçekten geliştirdiğimiz becerileri anlatabilir. Sorumluluk almak, insanları gözetmek veya zor zamanlarda güçlü kalmak kıymetli kapasiteler olabilir.

Fakat bir kapasite zamanla zorunluluğa dönüştüğünde, onun dışında kalan taraflarımız görünmezleşmeye başlayabilir.

Başkalarının bizi tanıdığı kişi olmaya devam ederken kendimizden uzaklaşabiliriz.

Öteki her zaman dışarıdaki değildir

“Öteki” denildiğinde genellikle bizden farklı olan birini düşünürüz. Başka bir kültürden, düşünceden, kimlikten veya yaşam biçiminden gelen kişi…

Oysa bazen öteki, insanın kendi içinde yabancılaştırdığı taraftır.

Kızmasına izin vermediği hâlde öfkelenen yanı…

Dinlenmeyi hak etmediğini düşündüğü hâlde yorulan bedeni…

Herkese yetişirken kendisi için başka bir hayat isteyen tarafı…

Her şey yolundaymış gibi davranırken artık aynı yerde kalmak istemeyen sesi…

Bu parçalar ortadan kaybolmaz. Yalnızca kendimize dair kabul ettiğimiz anlatının dışında kalırlar.

Onları tanımadığımızda bize ait değilmiş gibi gelirler. Bir sabah ansızın ortaya çıkan huzursuzluk, açıklayamadığımız bir isteksizlik veya beklenmedik bir tepki gibi karşılaşırız onlarla.

“Ben neden böyle oldum?” deriz.

Belki de yeni biri olmadık. Yalnızca uzun süredir dışarıda tuttuğumuz bir yanımız görünür hâle geldi.

Ait olmak için kendinden uzaklaşmak

İnsan ait olmaya ihtiyaç duyar. Bir ilişkide, ailede, grupta veya kurumda kabul görmek önemlidir. Bu nedenle içinde bulunduğumuz ortama göre davranışlarımızı ayarlamamız son derece doğaldır.

Her uyum kendimize yabancılaştığımız anlamına gelmez.

Birlikte yaşayabilmek, karşılıklılık kurabilmek ve farklı ihtiyaçlara yer açabilmek için esneriz. Bazen kendi isteğimizi erteler, bazen sorumluluk alır, bazen de ilişkiyi korumak için davranışımızı yeniden düzenleriz.

Mesele uyum sağlamak değil; uyum sağlarken kendimizle temasımızı kaybedip kaybetmediğimizdir.

Ait olabilmek için hangi parçalarımızı sürekli dışarıda bırakıyoruz?

Kabul görmek için hangi ihtiyacımızı söylemiyoruz?

Sevilmeye devam etmek için hangi rolün dışına çıkamıyoruz?

Bir düzeni korurken kendimizden ne kadar uzaklaşıyoruz?

Bu soruların yanıtı her zaman açık değildir. Çünkü kendimizden uzaklaşmak çoğu zaman tek bir büyük kararla gerçekleşmez. Küçük ve makul görünen ayarlamalar zamanla birikir.

Bir kez daha susarız.

Bir ihtiyacımızı daha erteleriz.

İstemediğimiz bir sorumluluğu yeniden üstleniriz.

Bize artık uymayan bir rolü, herkes bizi o hâlimizle tanıdığı için sürdürürüz.

Sonra bir gün, kurduğumuz hayatın ortasında kendimize rastlayamaz oluruz.

Üstlendiğimiz roller kimliğimize dönüştüğünde

Hayat boyunca birçok rol üstleniriz: çocuk, eş, ebeveyn, çalışan, yönetici, arkadaş, bakım veren, sorun çözen, güçlü olan, arabulucu…

Roller, ilişkilerimizi ve sorumluluklarımızı düzenler. Ancak hiçbir rol insanın tamamı değildir.

Yine de bir rol uzun süre hayatımızın merkezinde kaldığında, onunla kimliğimiz arasındaki sınır bulanıklaşabilir.

Başkalarının yükünü taşıyan kişi, yardıma ihtiyaç duyduğunda ne yapacağını bilemeyebilir. Her zaman güçlü görünen kişi, kırılganlığını kendisine bile gösteremeyebilir. Sorunları çözen kişi, çözemediği bir meseleyle karşılaştığında yalnızca çaresiz değil, değersiz de hissedebilir.

Çünkü tehdit altında olan yalnızca yaptığı bir şey değil, kim olduğuna dair kurduğu anlatıdır.

“Bunu yapmazsam ben kimim?”

Bu soru bazen değişimin önündeki en görünmez eşiktir.

İnsan yalnızca alışkanlığından vazgeçmez; o alışkanlığın taşıdığı kimlikten, aidiyetten ve güvenlikten de uzaklaşma ihtimaliyle karşılaşır.

Bu nedenle bildiğimiz bir rolden çıkmak, dışarıdan göründüğü kadar kolay olmayabilir.

Kendine yabancılaşmanın sessiz işaretleri

Kendimize yabancılaşmak her zaman dramatik bir kopuş şeklinde yaşanmaz. Bazen sessiz işaretlerle kendini gösterir.

Ne istediğimiz sorulduğunda aklımıza önce başkalarının ihtiyaçlarının gelmesi…

Boş zamanımız olduğunda ne yapacağımızı bilememek…

Dinlenirken suçluluk hissetmek…

Bir ilişkide sürekli kendimizi açıklamak veya küçültmek…

Eskiden anlamlı olan sorumlulukları yalnızca alışkanlıkla sürdürmek…

Bize ait görünen kararların içinde kendi sesimizi duyamamak…

Hayatımızla ilgili her şeyi anlatabilmemize rağmen “Ben kimim?” sorusunda duraksamak…

Bunlardan herhangi biri tek başına kendimize yabancılaştığımızı göstermez. Her deneyimin kendi bağlamı vardır.

Ancak bu işaretler tekrar ediyorsa, kendimize biraz daha yakından bakmak için bir davet olabilir.

Sorun “gerçek benliğimizi” bir yerde kaybetmiş olmamız değildir. Belki de bugünkü hâlimiz, yıllar içinde kurduğumuz ilişkiler, verdiğimiz karşılıklar ve üstlendiğimiz roller içinde oluşmuştur.

Fakat bir zamanlar bize uygun olan düzen, bugün kim olduğumuza artık dar geliyor olabilir.

Kendinle yeniden karşılaşmak

Kendimize dönmek denildiğinde, bütün etkilerden arınmış ve hiç değişmemiş bir “öz” bulmamız gerektiği düşünülebilir.

Oysa insan ilişkiler içinde şekillenir, deneyimleriyle değişir ve hayatının farklı dönemlerinde kendisine yeni karşılıklar verir.

Bu nedenle kendinle yeniden karşılaşmak, geçmişteki bir hâline geri dönmek değildir.

Bugün kim olduğunu yeniden merak edebilmektir.

Şu anda neye ihtiyacın var?

Hangi değerlerin hâlâ sana ait, hangilerini yalnızca uzun süredir taşıyorsun?

Hangi rol seni destekliyor, hangisi artık hareket alanını daraltıyor?

Nerede isteyerek veriyor, nerede kabul edilmek için kendinden vazgeçiyorsun?

Hangi tarafını yalnızca başkalarını rahatsız edeceğini düşündüğün için dışarıda bırakıyorsun?

Bu soruların hemen yanıtlanması gerekmez. Kendimize yabancılaşma bir günde oluşmadığı gibi, yakınlık da tek bir cevapla kurulmaz.

Önce kendi sesimizi diğer seslerden ayırt etmeyi öğreniriz.

İçimizdeki yabancıya yaklaşmak

Kendimizde tanımadığımız bir tarafla karşılaştığımızda ilk eğilimimiz onu susturmak olabilir.

“Böyle hissetmemeliyim.”

“Bu bana hiç benzemiyor.”

“Ben eskiden böyle değildim.”

“Şimdi sırası değil.”

Oysa o tarafı hemen hayatımızın merkezine yerleştirmek zorunda olmadığımız gibi, yok saymak zorunda da değiliz.

Onu dinleyebiliriz.

Ne zamandır burada?

Hangi koşullarda görünür oluyor?

Neyi korumaya çalışıyor?

Benden neyi değiştirmemi değil, neyi fark etmemi istiyor?

İçimizdeki her ses uygulanması gereken bir talimat değildir. Öfkelendiğimiz için ilişkiyi bitirmek, yorulduğumuz için bütün sorumlulukları bırakmak veya farklı bir hayat hayal ettiğimiz için hemen yön değiştirmek zorunda değiliz.

Fakat bu sesleri duymadan verdiğimiz kararların bize ait olduğundan da tam olarak emin olamayız.

Kendine yaklaşmak, içimizdeki her isteğe uymak değil; hiçbir tarafımızı peşinen yabancı ilan etmeden dinleyebilmektir.

Koçlukta kendine yeniden yer açmak

Bazen koçluğa getirilen konu bir karar, ilişki veya yön arayışı gibi görünür.

Fakat düşünme derinleştikçe başka bir soru belirir:

“Kendi hayatımın neresindeyim?”

Bu noktada amaç kişiye kim olduğunu söylemek değildir. Onun yerine üstlendiği rollerin, taşıdığı beklentilerin, ihtiyaçlarının, değerlerinin ve bugün verdiği kararların arasındaki bağlantılara bakılır.

Kişi yalnızca ne yapacağını değil, bu kararı hangi tarafıyla verdiğini de görmeye başlar.

Korkan tarafı mı konuşuyor?

Sorumlu olan mı?

Kabul görmek isteyen mi?

Bugünkü ihtiyacı mı?

Yıllar önce öğrenilmiş bir rol mü?

Bunlardan birini doğru, diğerlerini yanlış ilan etmek yerine hepsinin kurduğu düzeni anlamaya çalışırız.

Çünkü bazen ihtiyacımız, içimizdeki taraflardan birini yenmek değil; uzun süredir konuşmayanları yeniden masaya davet etmektir.

İçindeki ülkeye ait olmak

Başlangıçtaki o yabancılık hissine geri dönelim.

Hayatınız size ait görünüyor ama onun içinde kendinizi misafir gibi hissediyorsunuz.

Belki mesele bütün hayatı değiştirmek değildir.

Belki önce, o hayat kurulurken hangi parçalarınızın içeri alındığına ve hangilerinin sınırın dışında bırakıldığına bakmak gerekir.

Kendimizin ötekisi olmak; yalnızca kendimizi tanımamak değildir. Bize ait bazı parçaları, kurduğumuz kimliğin dışında tutmaktır.

Kendimize yeniden yaklaşmak ise bütün çelişkileri ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Farklı taraflarımızın aynı hayatın içinde yer bulabileceği daha geniş bir aidiyet kurmaktır.

Belki insanın en uzun yolculuğu, dışarıda kendisine ait bir yer bulmak değil; kendi içinde yabancı saydığı yerlere yeniden yaklaşmaktır.

Ve belki sonunda aradığımız şey, bambaşka biri olmak değildir.

İçimizdeki ülkeye yeniden ait olabilmektir.

Yorum bırakın