İnsan, parçalarının toplamından fazlasıdır

Bazen zihimiz “evet” derken bedenimiz geri çekilir.

Bir ilişkinin içinde kalmak isterken aynı anda uzaklaşma ihtiyacı duyabiliriz. Değer verdiğimiz bir işi sürdürürken artık oraya ait olmadığımızı hissedebiliriz. Bir yanımız değişmek isterken başka bir yanımız bildiği düzene tutunabilir.

Böyle zamanlarda kendimizi kararsız, çelişkili veya tutarsız bulmak kolaydır. Sanki içimizdeki parçalardan biri yanlış çalışıyormuş gibi…

Peki ya mesele hangi parçamızın haklı, hangisinin hatalı olduğunu bulmak değilse?

Kendimizi parçalara ayırarak anlamaya çalışmak

Kendimizi anlatırken çoğu zaman parçalarımızdan söz ederiz:

“Çok düşünüyorum.”
“Duygularımı yönetemiyorum.”
“Bedenim artık eskisi gibi değil.”
“İlişkilerde kendimi kaybediyorum.”
“Karar vermekte zorlanıyorum.”

Bu cümlelerin her biri yaşadığımız deneyimin gerçek bir bölümünü anlatabilir. Fakat bir parçayı görmek, her zaman bütünü anlamaya yetmez.

Kararsızlığı yalnızca düşünme biçimimizle, yorgunluğu yalnızca bedenimizle, bir ilişkide tekrar eden örüntüyü yalnızca kişiliğimizle açıklamaya çalıştığımızda önemli bir şeyi gözden kaçırabiliriz: Hiçbir parçamız diğerlerinden tamamen bağımsız çalışmaz.

Bir düşünce bedende bir duyuma dönüşebilir. Bedensel bir duyum, içinde bulunduğumuz durumu nasıl yorumladığımızı etkileyebilir. Geçmişte öğrenilmiş bir ilişki biçimi, bugün aldığımız bir kararda kendini gösterebilir. Üstlendiğimiz roller ihtiyaçlarımızı, ihtiyaçlarımız da sınırlarımızı şekillendirebilir.

Bu nedenle insanı yalnızca ayrı ayrı parçalarına bakarak anlamaya çalışmak, bir şehri yalnızca binalarını sayarak tanımaya benzer. Şehri şehir yapan yalnızca yapıları değil; o yapılar arasındaki yollar, geçişler, sınırlar, karşılaşmalar ve yaşamdır.

Ya sorun parçalarda değilse?

Kendimizde değiştirmek istediğimiz bir şey fark ettiğimizde hızla o parçaya yöneliriz.

Daha disiplinli olmaya, daha olumlu düşünmeye, duygularımızı kontrol etmeye, sınır koymaya veya daha hızlı karar vermeye çalışırız. Bazen bunlar gerçekten işimize yarayabilir. Ancak bazen de bütün çabamıza rağmen aynı noktaya geri döneriz.

Çünkü değiştirmeye çalıştığımız davranış, kendi başına ortaya çıkmamıştır.

Örneğin erteleme her zaman disiplinsizlik değildir. Yapılacak işin bizim için taşıdığı anlamla, başarısızlık ihtimaliyle, üzerimizdeki beklentiyle, yeterince dinlenememekle veya aynı anda üstlendiğimiz başka sorumluluklarla ilişkili olabilir.

Sınır koyamamak yalnızca “hayır” diyememek değildir. Bir ilişkiyi kaybetme korkusuyla, kabul görme ihtiyacıyla, üstlendiğimiz rollerle ya da geçmişte güvenliği nasıl kurduğumuzla bağlantılı olabilir.

Kararsızlık da her zaman ne istediğimizi bilmediğimiz anlamına gelmez. Bazen iki önemli değerimizi, ihtiyacımızı veya ilişkimizi aynı anda korumaya çalıştığımızı gösterir.

Bu durumda sorun, parçalarımızdan birinin bozuk olması değildir. Farklı parçalarımız, farklı ihtiyaçları korumaya çalışıyor olabilir.

Bütünlük, bütün parçaların aynı şeyi söylemesi değildir

Bütünlük çoğu zaman içimizde hiçbir çelişkinin kalmadığı bir durum gibi düşünülür. Zihnimizin, duygularımızın, bedenimizin ve davranışlarımızın aynı anda aynı yöne bakması gerektiğini sanırız.

Oysa insan olmak biraz da farklı ihtiyaçları, değerleri ve yönelimleri aynı anda taşıyabilmektir.

Bir yanımız güvenlik isterken başka bir yanımız özgürlük isteyebilir. Bir ilişkide yakınlığa ihtiyaç duyarken kendi alanımızı da korumak isteyebiliriz. Bildiğimiz düzen bizi yorarken belirsiz bir geleceğe geçmekten çekinebiliriz.

Bunlardan birini susturmak kısa süreli bir rahatlık sağlayabilir. Fakat susturulan parça ortadan kaybolmaz; bazen bedensel bir gerilim, bazen erteleme, bazen öfke, bazen de açıklayamadığımız bir huzursuzluk olarak yeniden kendini gösterebilir.

Bu nedenle bütünlük, bütün parçaların aynı şeyi söylemesi değildir.

Bütünlük; farklı sesleri duyabilmek, aralarındaki ilişkiyi görebilmek ve bugünkü yaşamımızda onlara nasıl bir yer vereceğimize karar verebilmektir.

Parçalar arasındaki ilişkiye bakmak

Ben burada insanı anlamaya dair önemli bir ayrım görüyorum:

İnsanı bütün yapan, parçalarının kusursuzluğu değil; parçaları arasında yeniden ilişki kurabilme kapasitesidir.

Bir davranışa yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak baktığımızda, onun neyle bağlantılı olduğunu göremeyebiliriz. Oysa davranışın çevresindeki ilişkilere baktığımızda başka sorular ortaya çıkar:

Bu davranış hangi koşullarda güçleniyor?

Hangi ihtiyacı karşılıyor veya hangi riski önlemeye çalışıyor?

Bedenimde ona eşlik eden hangi duyumlar var?

Geçmişte hangi koşullar içinde anlamlıydı?

Bugünkü hayatımda hâlâ aynı işlevi görüyor mu?

Onun yerine koymak istediğim yeni davranışın hangi desteğe ihtiyacı var?

Bu soruların amacı davranışı haklı çıkarmak veya her şeyi geçmişle açıklamak değildir. Amaç, onu kendi bağlamı içinde anlayarak seçeneklerimizi çoğaltmaktır.

Çünkü anlamadığımız bir parçayla çoğu zaman mücadele ederiz. Anlamaya başladığımız bir parçayla ise yeni bir ilişki kurabiliriz.

Aynı insan, farklı bağlamlar

Kendimiz hakkında verdiğimiz bazı hükümler, bağlamdan bağımsızmış gibi görünür:

“Ben zaten kararsız biriyim.”
“Ben ilişkilerde hep böyleyim.”
“Ben değişemiyorum.”
“Ben yeterince disiplinli değilim.”

Fakat aynı insanın farklı ilişkilerde, ortamlarda ve yaşam dönemlerinde farklı biçimlerde davranabildiğini görürüz.

Bir ortamda sessiz kalan biri, kendini güvende hissettiği başka bir ortamda oldukça açık olabilir. İş yaşamında kolayca karar veren biri, yakın ilişkilerinde karar vermekte zorlanabilir. Başkalarının ihtiyaçlarını hızla fark eden biri, kendi ihtiyacını tanımlamakta güçlük çekebilir.

Bu farklılıklar kişiliğimizin sahte veya tutarsız olduğu anlamına gelmez. Davranışlarımızın yalnızca içimizden değil, kurduğumuz ilişkilerden ve bulunduğumuz koşullardan da etkilendiğini gösterir.

İnsan, içinde bulunduğu bağlamla sürekli ilişki hâlindedir. Bu nedenle kendimizi anlamaya çalışırken yalnızca “Ben nasıl biriyim?” diye sormak yetmeyebilir.

“Ben hangi koşullarda nasıl birine dönüşüyorum?” sorusu bazen çok daha fazla şey anlatır.

Koçlukta bütünü görebilmek

Koçlukta yalnızca görünen konuya değil, o konuyu önemli hâle getiren bağlantılara da bakarız.

Bir kararın ardındaki değerleri, bir ilişkide tekrar eden örüntüleri, kişinin üstlendiği rolleri, ihtiyaçlarını, bedensel tepkilerini ve içinde bulunduğu koşulları birlikte düşünürüz.

Amaç kişiye ne yapması gerektiğini söylemek veya onun bir parçasını tamir etmek değildir. Amaç, yaşadığı durumu daha geniş bir çerçevede görebileceği bir düşünme alanı oluşturmaktır.

Bazen değişim yeni bir parça eklemekten çok, zaten var olan parçalar arasında farklı bir ilişki kurmakla başlar.

Bir ihtiyaç ilk kez duyulur.
Bir değer yeniden gözden geçirilir.
Eskiden koruyucu olan bir davranışın artık aynı işlevi görmediği fark edilir.
Bir rolün kapladığı alan yeniden düzenlenir.
Bir karar, yalnızca sonuçlarıyla değil, kişinin bütünüyle kurduğu uyum üzerinden değerlendirilir.

Böylece kişi kendisini düzeltilecek parçalardan oluşan bir proje gibi değil, ilişkileri yeniden kurulabilecek canlı bir bütün olarak görmeye başlar.

Kendimize başka bir yerden bakmak

Şimdi başlangıçtaki o ana geri dönelim:

Zihniniz “evet” derken bedeniniz geri çekiliyor. Bir yanınız kalmak, başka bir yanınız gitmek istiyor. Değişmeyi arzularken bildiğiniz düzenden vazgeçmekte zorlanıyorsunuz.

Belki de bu parçalar birbirine karşı çalışmıyordur.

Belki her biri, sizin için önemli olan başka bir şeyi korumaya çalışıyordur.

O hâlde ilk soru “Hangisi yanlış?” olmayabilir.

Şöyle sorabiliriz:

İçimdeki bu farklı parçalar neyi koruyor ve aralarında nasıl bir ilişki kurulmaya ihtiyaç var?

İnsan, parçalarının toplamından fazlasıdır.

Çünkü bizi yalnızca sahip olduğumuz parçalar değil; onların birbirleriyle, çevremizle ve yaşadığımız bağlamla kurduğu ilişkiler de şekillendirir.

Belki bütünlük, kendimizden bir parçayı susturduğumuzda değil, parçalarımızın birbirini duyabileceği yeni bir düzen kurduğumuzda başlar.

Yorum bırakın