Karar verebilmek ya da verememek: İşte bütün mesele bu!

Bazı kararlar birkaç saniye içinde verilir.

Ne giyeceğimiz, ne yiyeceğimiz ya da hangi yoldan gideceğimiz üzerinde fazla düşünmeyebiliriz. Fakat bazı kararlar zihnimizde günlerce, aylarca, bazen yıllarca dolaşır.

Kalmalı mıyım, gitmeli miyim?

Başlamalı mıyım, biraz daha beklemeli miyim?

Bunu söylemeli miyim, yoksa sessiz mi kalmalıyım?

Bir seçenek diğerinden açıkça kötü görünmediğinde karar vermek zorlaşır. Çünkü o noktada yalnızca iki ihtimal arasında seçim yapmayız. İhtiyaçlarımızı, değerlerimizi, ilişkilerimizi, korkularımızı ve karar sonrasında yaşayacağımız hayatı da birlikte tartarız.

Bu yüzden karar verememek her zaman ne istediğimizi bilmediğimiz anlamına gelmez.

Bazen neyi kaybetmek istemediğimizi de çok iyi biliyoruzdur.

Bir kararın içinde kaç kişi vardır?

Karar verirken yalnızca bugünkü hâlimiz konuşmaz.

Geçmişte edindiğimiz deneyimler, üstlendiğimiz roller, başkalarının beklentileri ve gelecekte olmak istediğimiz kişi de masada yerini alır.

Bir yanımız güvenli olanı korumak ister.

Başka bir yanımız değişime ihtiyaç duyar.

Sorumlu tarafımız başkalarına ne olacağını düşünür.

Yorulmuş tarafımız artık devam etmek istemez.

Merak eden yanımız yeni ihtimallere yönelirken, belirsizlikten çekinen yanımız bildiği yerde kalmaya çalışır.

Böyle anlarda kendimizi tutarsız zannedebiliriz. Oysa yaşadığımız şey tutarsızlık değil, aynı kararın farklı ihtiyaçlarımız için farklı anlamlar taşıması olabilir.

Kalmak güvenlik sağlarken hareket alanımızı daraltabilir.

Gitmek özgürlük getirirken aidiyet kaybı yaratabilir.

Konuşmak kendimizi ifade etmemizi sağlarken ilişkinin dengesini değiştirebilir.

Susmak kısa vadede düzeni korurken uzun vadede kendimizle aramızdaki mesafeyi büyütebilir.

Karar yalnızca seçeneklerin değil, sonuçların ve vazgeçişlerin de kesiştiği yerdir.

Karar verememek bazen neyi korur?

Kararsızlık çoğu zaman aşılması gereken bir zayıflık gibi görülür. Kişinin yeterince cesur, net veya kendinden emin olmadığı düşünülür.

Oysa karar verememenin de bir işlevi olabilir.

Karar vermediğimiz sürece seçeneklerden hiçbirini tamamen kaybetmeyiz. İhtimaller açık kalır. Sonucun sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmayız. Birilerini hayal kırıklığına uğratma, yanılmış olma veya kendimiz hakkında bildiğimiz bir şeyi değiştirme ihtimali ertelenir.

Beklemek her zaman pasiflik değildir. Bazen henüz yeterince bilgi yoktur. Bazen koşullar gerçekten uygun değildir. Bazen de kararın taşıdığı duygusal ve ilişkisel sonuçları anlamak için zamana ihtiyaç vardır.

Fakat beklemek bizi sürekli aynı yerde tutuyorsa, başka bir soru sormak gerekebilir:

Karar vermeyerek hangi düzeni koruyorum?

Bu soru kararsızlığı ortadan kaldırmaz. Ama onu kişisel bir kusur olmaktan çıkarıp anlaşılabilir bir işleve dönüştürür.

Daha fazla düşünmek neden her zaman işe yaramaz?

Bir kararın içinden çıkamadığımızda daha fazla düşünmeye başlarız.

Liste yapar, ihtimalleri hesaplar, başkalarının fikrini sorar ve olabilecek bütün sonuçları önceden görmeye çalışırız. Yeterince düşünürsek belirsizliğin tamamen ortadan kalkacağına inanırız.

Bazı kararlar için bilgi toplamak gerçekten gereklidir. Fakat mesele bilgi eksikliği değilse, yeni bilgiler kararımızı kolaylaştırmak yerine seçeneklerin sayısını artırabilir.

Çünkü hayatın önemli kararlarının çoğunda kesinlik yoktur.

Bir ilişkinin nasıl ilerleyeceğini, yeni bir işin bizi mutlu edip etmeyeceğini veya seçtiğimiz yolun yıllar sonra nasıl görüneceğini bütünüyle bilemeyiz. Karar vermek, geleceği kusursuz biçimde tahmin etmek değil; mevcut bilgi, değer ve kaynaklarımızla bir yöne karşılık vermektir.

Bazen zihnin aradığı şey doğru seçenek değil, yanlış seçim yapmayacağının garantisidir.

Fakat hiçbir analiz bu garantiyi tam olarak veremez.

O zaman düşünmenin işlevi değişmelidir: Bütün belirsizliği yok etmek yerine, hangi belirsizliği taşımaya hazır olduğumuzu anlamaya çalışabiliriz.

Her seçim bir vazgeçiş içerir

Karar vermeyi zorlaştıran şeylerden biri, seçimin aynı zamanda bir vazgeçiş olmasıdır.

Bir yola yöneldiğimizde diğer ihtimalleri en azından o an için geride bırakırız. Yalnızca istemediğimiz şeylerden değil, isteyebileceğimiz başka hayatlardan da vazgeçebiliriz.

Bu nedenle doğru kararı verdiğimizde hiçbir kayıp hissetmememiz gerektiğini sanmak yanıltıcıdır.

Bazen verdiğimiz karar bizim için uygun olduğu hâlde geride bıraktığımız ihtimal için üzülebiliriz. Bir yerden ayrılmak doğru olabilir ama orada yaşadıklarımızı değersizleştirmez. Bir sınır koymak gerekli olabilir ama karşımızdaki insanın hayal kırıklığını görmeyi kolaylaştırmaz. Yeni bir başlangıç istemek, eski hayatımızın bütün parçalarını reddettiğimiz anlamına gelmez.

Karardan sonra duyduğumuz üzüntü, her zaman yanlış seçim yaptığımızın kanıtı değildir.

Bazen yalnızca seçimin bedelini hissettiğimizi gösterir.

“Doğru karar” neye göre doğru?

Bir kararın doğruluğunu çoğu zaman sonucuyla ölçeriz.

İstediğimiz şey olduysa doğru, olmadıysa yanlış karar verdiğimizi düşünürüz. Oysa karar anında geleceğin bütün bilgilerine sahip değiliz. Bugünden geriye bakarak geçmişteki kendimizi, o gün ulaşamayacağı bilgilerle yargılayabiliriz.

Belki daha adil bir değerlendirme için başka sorulara ihtiyacımız vardır:

Bu kararı verirken elimde hangi bilgiler vardı?

Hangi ihtiyaç ve değerleri gözetiyordum?

Hangi koşulların içindeydim?

Üstlendiğim riskin farkında mıydım?

Kendimi de denkleme dâhil etmiş miydim?

Sonuç istediğim gibi olmasa bile karar verme biçimim bana ait miydi?

İyi bir karar her zaman iyi bir sonuç üretmeyebilir. Aynı şekilde iyi bir sonuç da her zaman bilinçli bir kararın ürünü değildir.

Bu ayrım, sonuçların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Ancak kararın niteliğiyle sonucu birbirinden ayırarak kendimize daha adil bakmamızı sağlar.

Kararın görünmeyen bağlamı

Aynı seçenek, farklı insanlar için farklı anlamlar taşır. Hatta aynı insan için yaşamının farklı dönemlerinde bambaşka bir karar olabilir.

Bir işten ayrılmak biri için özgürleşmek, başka biri için temel güvenliğini riske atmak anlamına gelebilir. Bir ilişkide kalmak bazen bağlılık, bazen korku, bazen de henüz tamamlanmamış bir düşünme sürecidir. Yeni bir başlangıç bir dönem cesaret gerektirirken başka bir dönemde sorumluluklardan kaçış olabilir.

Bu nedenle kararları yalnızca dışarıdan görünen seçenekler üzerinden değerlendirmek eksik kalır.

Kararın içinde verildiği bağlama bakmak gerekir:

Kişinin mevcut kaynakları nelerdir?

Hangi ilişkiler bu karardan etkilenecektir?

Karar hangi değerleri destekler, hangileriyle gerilim yaratır?

Bedeni bu seçeneklere nasıl karşılık verir?

Hangi rol konuşuyor, hangi ihtiyaç sessiz kalıyor?

Karar verildiğinde yalnızca ne değişecek değil, ne korunacaktır?

Ben burada karar mekanizmalarına ilişkin şu temel ilişkiyi görüyorum:

İnsan çoğu zaman seçenekler arasında değil; seçeneklerin koruduğu değerler, ihtiyaçlar ve aidiyetler arasında karar verir.

Bu nedenle karar verme sürecini yalnızca artı ve eksi listesine indirgemek her zaman yeterli olmaz.

Kararı biraz daha yakından görmek

Üzerinde düşündüğünüz bir karar varsa, hemen sonuç bulmaya çalışmadan onu dört ayrı yerden inceleyebilirsiniz:

Ne istiyorum?

Başkalarının beklentileri, doğru kabul edilenler ve yapılması gerekenler bir süreliğine geri çekildiğinde, benim yönelimim ne?

Neyi korumaya çalışıyorum?

Bu kararsızlık beni hangi kayıptan, riskten veya duygudan uzak tutuyor?

Her seçeneğin bedeli ne?

Yalnızca ne kazanacağımı değil; zaman, enerji, ilişki, güvenlik ve değerler açısından ne ödeyeceğimi de görebiliyor muyum?

Hangi belirsizliği taşımaya hazırım?

Çünkü bazen seçimimiz, belirsizlik ile kesinlik arasında değil; iki farklı belirsizlik arasındadır.

Bu sorular kararın yerine geçmez. Fakat kararı kaplayan gürültüyü azaltıp asıl gerilimi görünür hâle getirebilir.

Karar vermek ve kararın arkasında durmak

Bazen karar vermekte değil, verdiğimiz kararın arkasında durmakta zorlanırız.

Bir seçim yaparız ama diğer seçeneği zihnimizde açık tutmaya devam ederiz. Her güçlükte kararımızı yeniden sorgular, seçmediğimiz ihtimali olduğundan daha kusursuz görmeye başlarız.

Çünkü karar verildiğinde belirsizlik tamamen sona ermez. Bu kez seçtiğimiz yolun içindeki belirsizlikle karşılaşırız.

Kararın arkasında durmak, hiçbir zaman şüphe duymamak değildir. Seçimin sonuçlarını gözlemlemek, gerektiğinde yeni bilgiyle yeniden değerlendirmek ve yalnızca ilk zorlukta eski ikileme dönmemektir.

Bazı kararlar geri döndürülebilir. Denenebilir, ölçülebilir ve yeniden düzenlenebilir. Bazıları ise daha büyük sonuçlar taşır ve daha kapsamlı hazırlık gerektirir.

Her kararı hayatımızın nihai hükmü gibi görmek, karar vermeyi gereksiz yere ağırlaştırabilir.

Bazen bütün yolu seçmek yerine ilk adımı seçebiliriz.

Koçlukta karar alanı

Koçlukta amaç kişi adına doğru kararı bulmak değildir.

Koç, hangi seçeneğin daha iyi olduğunu söylemez; kişinin kararının çevresindeki bağlantıları görebileceği bir düşünme alanı oluşturur.

Kişi ne istediğini, neden istediğini, neyi koruduğunu, hangi bedeli göze aldığını ve kararın değerleriyle nasıl bir ilişki kurduğunu araştırır.

Bazen bu süreç sonunda karar netleşir.

Bazen kişi henüz karar vermeye hazır olmadığını ama hangi bilgiye veya koşula ihtiyaç duyduğunu fark eder.

Bazen de asıl meselenin iki seçenek arasında kalmak değil, kendisini seçeneklerden birine mecbur hissettiren varsayım olduğunu görür.

Karar vermek kadar, kararın nasıl kurulduğunu fark etmek de önemlidir. Çünkü bugün verdiğimiz tek bir kararın ötesinde, gelecekteki seçimlerimizde kullanabileceğimiz bir kapasite geliştiririz.

İşte bütün mesele bu

Başlangıçtaki soruya dönelim:

Karar vermeli miyim, biraz daha beklemeli miyim?

Belki de bütün mesele hemen bir taraf seçmek değildir.

Önce bu kararın içinde kimlerin sesinin bulunduğunu, hangi ihtiyacın neyi koruduğunu ve hangi kaybın göze alınamadığını görmek gerekir.

Çünkü bazen karar verememek, ne istediğimizi bilmemekten değil; bir seçim yaptığımızda geride bırakacaklarımızı da görebilmekten doğar.

Karar verebilmek ise bütün şüphelerin sona erdiği an değildir.

Yeterince gördüğümüz, kendimizi denkleme dâhil ettiğimiz ve kalan belirsizliğe rağmen bir yöne karşılık vermeye hazır olduğumuz andır.

Belki de bütün mesele doğru cevabı bulmak değil, şu soruya dürüstçe yaklaşabilmektir:

Bu kararın içinde neyi seçiyor, neyi koruyor ve hangi bedeli bilinçli olarak üstleniyorum?

Yorum bırakın